STONEWALL AYAKLANMASI VE LGBT

LGBT Haftası ve Onur Yürüyüşü…

Stonewall-Inn-1-by-RealMattKane

1960’lı yıllarda gey barlara polis tarafından rutin bir şekilde baskın yapılırdı. 28 Haziran 1969’da New York’un Village bölgesinde bulunan Stonewall Inn’e polis yine baskın yaptı. Bu baskının diğer rutin baskınlardan farkı ise polisin kontrolünü kaybederek fazlasıyla şiddet uygulamasıydı. Bara yapılan bu baskınla ve uygulanan şiddetle hiç hesapta olmayan bir direniş başladı.

ABD’de cinsel azınlıklara karşı uygulanan baskıcı sisteme karşı gerçekleştirilen ilk ayaklanma hareketi ilk direniş olarak tarihe geçti. Bu direniş, daha kalabalık gey topluluklarının bir araya gelerek protesto yapmasıyla giderek büyüdü. Direnişlerinin ses getirmesinden güç alan eşcinseller kendileri için uygun mekanların açılması için de eylem grupları oluşturup isteklerini dile getirmeye devam ettiler.

lat

1970’li yıllara gelindiğinde LGBT haklarını konu alan birkaç gazete çıkmaya başladı. Dünyanın birçok yerinde LGBT dernekleri kuruldu. LGBT hakları için mücadelenin ilk adımı olan direniş hareketi ilk kez 1970 yılının 28 haziranında resmi olarak Onur Yürüyüşü ile kutlandı.
İnsanın dilinin, dininin, ırkının, cinsel tercihinin kimseyi ilgilendirmediği ve asla da ilgilendirmeyeceği; farklılıklarımızla insanın kendi oluşunun onurunu yansıtması için yürüyüşe Onur Yürüyüşü denmiştir.
GREENSEA

Stonewall Riots of 1969

 

 

 

IGOR MORSKI’S SURREALIST ARTWORKS

Igor Morski (born in 1960) is an incredible surrealist artist from Poland that has the ability create intense pieces through, design, painting, and photo manipulation.
Photo artist Igor Morski has a slightly different view of the world, and he invites you to share this view with his surreal illustrations.
The Polish artist is a passionate critic of a modern society. With his thought-provoking illustration series “System Failure”, Igor analyses topics like greed and the cult of beauty, along with the crisis of economic and social values.

Igor Morski Portfolio

 

BEŞ MAYMUN’DAN ÜÇ MAYMUN’A

BEŞ

Öncelikle büyük bir kafesin tepesine bir salkım muz asılır ve kafese beş maymun koyarlar.Kafesin ortasına bir merdiven konur. Her maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmayı dener.Her denediğinde dışarıdan üzerine tazyikli soğuk su sıkılır. Soğuk suyla sırılsıklam ıslanıp yere düşen maymunun yerine yeni bir maymun konur. O da diğer maymunlar gibi aynı şekilde soğuk suya maruz bırakılır. Beş maymunun da sırayla muza ulaşma denemeleri başarısızlıkla sonuçlanınca maymunlar bir daha muzları almaya cesaret edemezler.
Su kapatılıp maymunlardan birisi dışarı alınır, yerine de yeni bir maymun konulur. Yeni maymunun hemen, koşup tepedeki muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmaya çalışır. Fakat diğer dört ıslak maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir. Ve o da merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer. Bu maymunu en şiddetli ve istekli döven de biraz önce diğerleri tarafından engellenen ve ilk dayağı yiyen birinci yeni maymundur.
Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. Bu da ilk atağında diğerleri tarafından cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin, en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur ama en iştahlı dövenler de onlardır. Sonra en baştaki ıslanan maymunların dördüncü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Bu maymunlar da muzları almaya yeltendiklerinde onlardan önce değiştirilmiş üç yeni maymun tarafından dövülerek yukarı çıkmaları engellenir. Ama tepelerinde o bir salkım muz hala asılı olduğu halde artık maymunların hiç biri merdivene yaklaşmayı denemez bile.
Maymunlar öğrenilmiş çaresizliği öğrenmişlerdir. Maymunlara öğrenilmiş çaresizlik öğretilmiştir.

uc_maymun

Beş maymundan sonra üç maymun ülkemizde ve neredeyse bütün batı da yayınlaşır. Üç maymun sanki beş maymunun izindedir. Öğrenilmiş çaresizlikle benzer davranmaya zorlanan beş maymun zamanla sayıca üçe düşer ve bu üç maymun görmez duymaz bilmez.
Bu bilmeme, duymama, görmeme hali ilk olarak onları beş maymunun birbirinden yediği dayağı yemekten kurtarır. Daha sonra ise kendilerine tepki, dayak vb olarak dönebilecek her şeyden kurtarırken, bir o kadar gerçeklerden uzaklaştırır.
Gerçekler, ne kadar bilinesi, duyulası, görülesi ve ne kadar önemli olursa olsun…
GREENSEA

 

 

GIORGIO DE CHIRICO’S ART

“I paint what I see with my eyes closed.”
-Giorgio de Chirico-

37b02909018a74e44e17ced9045ed48c

Giorgio de Chirico was born to Italian parents in Volos, Greece, on July 10, 1888. In his art, he sought to evoke the hidden meanings behind everyday life, and his enigmatic scenes of empty cities, menacing statues, mysterious shadows and strange combinations of everyday objects inspired the artists of the Surrealist movement in the 1910s, De Chirico died in Rome, Italy, on November 19, 1978.
He first studied art at the Higher School of Fine Arts in Athens. After the death of his father in 1905, de Chirico’s mother moved her three children to Munich, where de Chirico completed two years of study at the Academy of Fine Arts. After leaving the Academy he continued to educate himself, taking a particular interest in the philosophical writings of Arthur Schopenhauer and Friedrich Nietzsche. He returned to Italy in 1908, traveling to Milan and Turin and settling in Florence.
As a young artist, de Chirico was inspired by the European Symbolist artists and their use of dream-like imagery. His earliest signature works combined a Symbolist sensibility with his love of the classical antiquities of Greece and Italy and his philosophical musings on the true nature of reality. In paintings De Chirico depicted dramatically lit city piazzas inhabited only by one or two figures, a statue or mysterious shadows.


In 1911, de Chirico traveled to Paris, France, where his brother, Andrea (also known as Alberto Savinio), was living. There, he exhibited his work and met a number of influential avant-garde artists and writers, including Pablo Picasso and Constantin Brancusi.
Meanwhile, World War I had begun, and de Chirico and his brother were drafted into the Italian Army in 1915. In 1917, he met artist Carlo Carrà, who worked with him to define his style of “metaphysical painting,” emphasizing the hidden significance of ordinary places and objects.
De Chirico’s work was greatly admired by the newly formed Surrealist school of artists and writers, who were fascinated by dream analysis and the subconscious mind.
Though de Chirico did not identify himself as a Surrealist, he briefly collaborated with the artists of this circle, showing his work in their group exhibitions in Paris and illustrating books by Guillaume Apollinaire and Jean Cocteau. However, in the 1920s, he began working in a neo-traditional style inspired by Renaissance “old masters” like Raphael and Titian, and he turned against modern art and broke ties with the Surrealists.
De Chirico’s later career was inconsistent and occasionally controversial. He worked in a variety of formats from theater design to book illustration to sculpture, but his style was subject to unpredictable changes. His reputation was damaged when falsely dated copies of his works, by both de Chirico himself and forgers, infiltrated the art market.

SOURCE: https://www.biography.com/people/giorgio-de-chirico-9246949

https://www.guggenheim.org/artwork/artist/giorgio-de-chirico

Giorgio de Chirico – La Casa Museo

 

 

İNSAN VE HEYKEL ; DÜŞÜNEN ADAM HEYKELİ

Felsefi düşüncenin simgesi haline gelen Düşünen Adam Heykeli Fransız heykeltraş Auguste Rodin tarafından 1900’lü yıllarda yapılmıştır. Heykelin yapılma fikri, Paris’e yeni bir kapı tasvirinin yapılma isteğiyle doğmuştur. Rodin’in ünlü eserlerinden biri olan Cehennem Kapıları’nın temeli böyle atılmıştır. Fransız heykeltraş, modern Avrupanın fikir adamlarından biri olan Dante’nin İlahi Komedya adlı eserinde betimlediği Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden özellikle Cehennem tasvirlerinin etkisinde kalmış ve ondan ilham alarak çalışmaya başlamıştır. Heykel; Fransa, Almanya, Danimarka, Norveç gibi birçok ülkede sanat müzeleri ve üniversite kampüslerinde görülürken; ülkemizde ise Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesinin bahçesinde görülebiliyor.
Auguste Rodin’in hayatı süresince yaptığı heykellerde hep insana dair izler görülür. Düşünen Adam Heykeli de insanı içten içe düşünmek, düşünen insan ile ilgili düşündürür. Bizim ülkemizde ise Düşünen Adam Heykeli ile ilgili halen cevapsız kalan heykelin bize en çok düşündürdűğű şey ise bu heykelin neden Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesinin bahçesinde olduğudur. Düşünen Adam Heykeli denince neredeyse herkesin ilk aklına gelen budur demek pek de yanlış olmaz.
Başhekim Fahri Celal Göktulga, Düşünen Adam heykelini bir dergide görür ve kopyasının ülkemizde de olmasını ve özellikle hastane bahçesine yapılmasını ister. Heykelin yapımı için gereken ödenek olmadığından hastane müdürünün isteğiyle heykel, o dönemde hastanede yatan ve heykele yatkınlığı olan bir hasta tarafından yapılmaya başlanır. Heykelin yapımına devam etmek için para istemeye başlayan hastaya para ödenmeyince heykel yarım kalır. Depresyon tedavisi gören heykelin geri kalanını yapabileceğini söyleyen bir başka hasta heykeli tamamlaması durumunda taburcu olacağının sözünü alınca heykeli yapmaya devam eder. Heykeli de kısa sürede tamamlar.
Heykeli tamamlaması karşılığında taburcu olma sözü verecek kadar heykeli çok isteyen Başhekim Göktulga’ya Rodin ’in heykelinin neden tercih edildiği sorulduğunda Göktulga, aslında hastaların dışarıdakilere üzülüp onları düşündüklerini ve bu yüzden böyle bir heykel seçtiğini söyler.
Toplumumuzdaki heykel ile ilgili yaygın düşünce ise Göktulga’nın söylediğinin tam tersidir; düşünmenin insanı hasta edip delirtebileceği; düşünmenin bu yüzden tehlikeli olduğu heykelin de bulunduğu yer itibariyle de bu tehlikeyi tam anlamıyla yansıttığı düşünülür.
Her iki düşünce şeklinin aksine “düşünmek”, yeniye yeniliğe dolayısıyla aydınlığa ulaşmanın olmazsa olmazıdır. Dolayısı ile her yönüyle insanidir.
Düşünen Adam Heykeli düşünmeye ve deliliğe övgü arasında bir yere sıkışıp kalmış, maalesef insan olmakla bağı pek kurulamamıştır. Heykellerin, anıtların bile bariyerlerle çevrildiği bir zamanı yaşıyor olsak da “Düşünen Adam Heykeli, hastane bahçesi dışında parklarda sokaklarda da görülebilir hale gelmelidir gelebilmelidir. Belki o zaman, bariyerlerle bile çevrilse düşünmenin, düşüncenin heykelinin sıkışıp kaldığı anlamdan kurtulup insana dair izler taşıdığını daha iyi anlamak mümkün olabilir.
GREENSEA

MOST IMPORTANT MATTER AT PHILOSOPHYFB_IMG_1495654078926

 

JONATHAN WOLSTENHOLME AND HIS BOOK WORLD

126151

Jonathan Wolstenholme was born in London in 1950. Jonathan Wolstenholme is a British artist and illustrator best known for his amazingly detailed works deriving from a love of old books. Wolstenholme paints exquisitely detailed still lifes of books in watercolour .He is fascinated by the world of antiquarian books and paraphernalia from a bygone age when craftsmanship was highly prized. He works in watercolour in such exquisite detail that it is possible to read every word in the books that he paints.
Books on Books is a series of illustrations in which the book world is being described by… the books. Jonathan Wolstenholme combines his appreciation of surrealism, his fondness for antiquarian books, and his wry humor in creating his clever and engaging anthropomorphic images. In doing so, he has created a popular niche for his art, and brought attention to a disappearing art-form; the ancient hallmark of creating books.

SOURCES:

http://portalpainters.co.uk/ArtistDetail.aspx?ArtistID=27

http://www.beautifullife.info/art-works/book-art-by-jonathan-wolstenholme/

 

 

PAZAR ERTESİ SENDROMU MU?KÖLELİĞE SÖMÜRÜYE İSYAN MI?

Şu meşhur pazartesi sendromu…

Yaz yaklaşırken, güneş bize yeniden en güzel yüzünü gösterirken daha da yoğun hissedilen pazartesi / Pazar ertesi sendromu…

Çalıştığı yerdeki pozisyonu ne olursa olsun çalışan herkesin kaçınılmaz şekilde yaşadığı sanılan pazartesi sendromu…

Bugün ya da yarın pazartesi diye dertlenen, strese giren patron; özellikle kapitalizmi çok doğal bir şeymiş gibi benimsemeyen bir patron gördünüz mü? Sizleri bilmem ama ben görmedim şu ana kadar. Pazartesi sendromunu yaşayanlar daha çok işçiler, memurlar ve sömürmeyi/sömürülmeyi ve kapitalizmi hala benimseyemedikleri halde, kapitalizmi benimsemiş bir patronun altında çalışmaya devam edenlerdir.

Beynimiz ve ruhumuz; mecburiyetten de olsa başkalarının emrinde, daha alt bir pozisyonda, daha da az bir kazançla çalışmaya yani bir anlamda kendisine insanlık ve akıldışı davranılmasını kabul ediyor ve zamanla çok doğal bir şeymiş gibi de alışıyor böyle davranılmasına.

Pazartesi sendromu diyerek pazartesi gününün günah keçisi ilan edilmesinin sebebi ise herkesçe bilindiği gibi hafta sonundan ve özellikle Pazar gününden sonraki gün olması. Aslında Salı Çarşamba Perşembe Cuma günleri de aynı şartlarda çalıştığımızı düşünürsek bu günlerinde pazartesiden pek bir farkı yok… Hatta hiç farkı yok.

Şu dilimizden hiç düşmeyen Pazar ertesi sendromu, beynin ve ruhun birleşerek insan yapısına ve insan istencine ters olan şartlara isyan etmesinden başka bir şey değil. Başka bir deyişle, insanca yaşama isteği ve tabi ki bu sebeple sömürüye / sömürülmeye başkaldırı. Köleleştirilmekten, sömürülmekten, insanlık dışı muamele görmekten kim memnun olabilir ki?

Pazartesi / Pazar ertesi sendromu arkasına gizlenen insanın, insanlığın esas sorunu; çalışmayı, çalıştırmayı ve bu yolla kazandığı parayı harcamanın yolunu bulmuş olmasına rağmen hala düşünmeyi öğrenememiş olmasıdır.

GREENSEA

 

EMEK İÇİN EMEK VERME GÜNÜ 1 MAYIS !

Bazıları için Doğum Günü
Bazıları için Tatil
Bazıları için Direniş
Bazıları için Özgürlük

Birçok anlam,
Birçok insan,
Birçok duygu,
Tek bir gün.

Emeğin günü
Emekçinin günü
Bugün o tek gün
Bugün 1 MAYIS!

ca

Herkesin günü olan, olması gereken tek günde 1 Mayıs’ta; topluma rağmen toplumun iyiliği için kendisinin istemediği yerlere gidilmesine izin vermemek, yolları kapatmaktır hem de biber gazı, panzer, taş, sopa, joblarla…

Tüm sene her şey yolundaymış gibi emekçinin hakkı, hukuku için sadece 1 günlüğüne uyanmaktır 1 Mayıs…

1-Mays-Ici-Bayram-nasl-ortaya-ckt

Korkudan bulduğu ilk apartmanın birine sığınan liselinin ardından apartmana girip gaz bombasını,tam kafasına denk getirecek şekilde atıp, bir insanın hayatını hiç düşünmeden mahvetmektir 1 Mayıs…

Panzerlere sapan taşlarıyla saldırınca haklı olduğunu düşünmektir 1 Mayıs…

Herşeye inat herkesin ve kendi emeğin için emek verdiğin gündür 1 Mayıs

1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı Kutlu Olsun.

GREENSEA

BÜGÜNÜN KÜÇÜKLERİ YARININ BÜYÜKLERİNE ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI

 

bayram

23 Nisan, anlamının anlamsızlaştırılmaya çalışıldığı günlerden sadece biri…
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı…
Egemenlik kavramının özellikle de “Ulusal Egemenlik” kavramının anlamını her geçen gün biraz daha kaybederken ;egemenlikten, diktatörle yönetilen ülkede, ulusun egemenliğinden nasıl ve ne kadar bahsedilebilir?

 Akıllara hemen sandık seçim gelmesin mümkünse… Sandığı seçimi temel alarak “Diktatör dediğiniz kişi nasıl sandıktan çıkar?” gibi temelsiz soruları da hemen ardı ardına sıralamayın lütfen.
Stalin “Sandığı ortaya koyan, sandıktan çıkar.”Sandıklar kokuşmuş burjuva ahlakının sahte rakamlarından ibarettir. “ der. Seçim, sandık Stalin’in dediği kadar kokuşmuş sahte güvenilmez değilse de 16 Nisan’da hileyle, denenebilecek bütün illegal yollarla sandıktan zorla çıkartılanı ve çıkanı kendi gözlerimizle görmedik mi?
Gördük de ne yapacağız? Egemenliği gerçek anlamıyla kavrayıp kavrayamayanlara ise anlatacağız. Ki Nazım Hikmet’in şiirindekinin aksine sadece bir gün değil her gün çocukların olabilsin. Sömürülmeden, taciz, tecavüz edilmeden, öldürülmeden ölmeden, yaşayabilsinler.
“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler”
-Nazım Hikmet Ran

“Bugünün küçükleri, yarının büyükleridir.”

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN !

tumblr_mlo7vyOQ141s71q21o1_400

GREENSEA

 

LÜTFEN KOYVERME OY VER!

Evet mi Hayır mı?
Neden evet?
Neden Hayır?
Bu karar önemsiz mi? Tabi ki değil.
Ama ilk önce oy vermenin ne kadar önemli olduğunu fark et…
Sonra da kendin için ve geleceğin için ve gelecek için Evet ve Hayır’ın önemini fark et ve mümkünse:
benim oyum mu kurtaracak abi memleketi?
benim oyum mu kurtaracak?
ben mi kurtaracağım memleketi?
herkes oy verdi bir ben kaldım yani?
hangisine vereceksin be canım? al birini vur ötekine, hepsi aynı!
bir oyla mı değişecek yani her şey?
ya bir oydan ne olacak? ne olacak?
bir oyla mı değişecek her şey?
bir oy mu? bir oy yani? kaç milyon? 70?
amaaaan, bir oy da eksik oluversin canım!
ufffff, bir oy yani! bir oy?
çok bir şey değişmez öyle! ben zaten buraya zor geldim deme…
Ve…
oyyy oyy! bir oy! bir oy! sadece bir oy!
tek bir oy!
sadece küçük, ufacık, bir tane, minicik bir oy!
küçücük bir oy! bu senin gücün, oy senin sesin.
hepimiz için git oy ver.
oy ver. oy ver. oy ver. oy ver. oy ver.
mutlaka oy ver lütfen oy ver, lütfen,
lütfen oy ver.
Koyverme oy ver !
Boşverme oy ver!
Kendi sesinden sözünden vazgeçme koyverme oy ver !
Lütfen…!

GREENSEA & ANONYMOUS

koy

KOYVERME BOŞVERME OY VER !