KEDİLERİ KÖPEKLERE YEĞLİYORSAM,POLİS KEDİLERİ YOK DA ONDAN!

Çakır, eczacı beyin ihtiyar kedisidir. Ve şimdi sol tezgahın önünde, eczacı beyin Eczacı mektebinden neşet ettiği yıl çektirdiği agrandisman resminin durduğu duvarın tam dibinde, horul horul oyumaktadır. Saz sanatkarı bütün kedileri sever. Aynı zamanda eli de kalem tuttuğundan sevdiği kedilerin bir bir hikayelerini yazar. Belki günün birinde bu Çakır’ın da bir hikayesini yazacaktır. Çakır için bir hikaye değil, Arsen Lupenvari, seri halinde tefrika yazılsa yeridir.

Çakır gençliğinden, canlılığından çok şey kaybetmiş ama bütün ihtiyar kurtlar gibi fizik bakımından dermansızlığını teknik kabiliyetleri ile kapatıyor. Bize mektepte, Beni Ademi diğer yaratıklardan ayıran belli başlı özelliklerden birinin de, insanın alet kullanan bir hayvan oluşudur, diye öğretmişlerdi. Yanlış. Çakır da işte insan gibi alet kullanan bir hayvandır. Siz, kapı topuzlarını tutup insan gibi açan, daha olmazsa açamadığı kapının aralığından tel sokup kapı mandalını kaldıran bir kedi işittiniz mi? Bütün kuvvetini geceye saklayan ihtiyar hovardalar gibi o da bütün gününü uyuklamakla geçirir. Ama bir kere de gece oldu mu ortalığı talana çevirir. Sengeçen gece Müdür beylerin bodruma dal, kömürlük kapısına abanıp hamama geç, içeri gir,pıtır pıtır merdivenleri çık,bölük kapısının aralığından tel sokup mandalı kaldır, kiracı Yahudi Madamın mutfağına atlayıp, kadıncağızın ertesi gün misafirleri için hazırladığı koca bir tabak kaymağı mideye indir. Kadıncağız, kapı kurcalanırken hırsız sanıp bayılmış.Zavallıyı saatlerce kendine getiremediler.

Kedinin böyle insan gibi taammüden hırsızlık tertiplediği nerede görülmüş.<
HALDUN TANER

DIONYSOS TİYATRO VE İLKLER

Tiyatro, Yunanca theatron (θέατρον), yani “görme yeri”anlamına gelen sözcükten türemiştir. Çünkü günümüzdeki anlamıyla çağdaş tiyatronun tarihi tanrısı Dionysos adına yapılan dinsel törenlere dayanır. İlk tiyatro şenliği M.Ö. 534 yılında Atina’da yapılmıştır. Antik çağ’da tiyatro, üst sınıfa özgü bir etkinlik sayılırdı. Her yıl Dionysos’u kentin hangi ileri geleninin onurlandıracağına karar verilir ve bu kişi etkinlikleri düzenlenirdi. Bu nedenle sosyal itibarla doğrudan ilgiliydi. Tanrı adına bir yarışma yapılır ve en iyi oyun, hazırlayan kişinin itibarını arttırırdı. Festival niteliğinden dolayı popüler olarak nitelendirilebilecek olan antik tiyatro, günümüze de örnekleri kalmış olan, genellikle amfitiyatro olarak adlandırılan sahnelerde sergilenirdi.

Tiyatronun tarihçesinde ilklerden olan Dionysos XXI. Yüzyılın en çok okunan filozofu Nietzsche’nin ilk eseri “Trajedinin Doğuşun’a da konusudur. Trajedi antik Yunanların varlık anlayışının beşiğidir. Trajedi; iki sanat ilahi Apollon ve Dionysos arasındaki kozmik oyunundan doğandır. Bu doğuş yani trajedi hayattaki paradokslara ve trajedinin yapısındaki kırılmalara rağmen pesimizme ve atalete düşmemek hatta hayata sıkıca sarılmak anlamına gelir.
Müller,tiyatronun tarihinin dayandığı Yunan trajedisinin fikrinin Dionysus tapınmalarında saklı olduğunu ortaya koyar. Dionysos ayinlerinde dans eden kahramanların maskelerle rollerini canlandırmalarını “ kendi varlıklarını terk etmek” , kendi benliklerine yabancılaşma arzusunun bir yansıması olduğunu düşünür Müller. Trajedinin korodan Satyr korosundan doğmuştur. Satyr’ler, Dionysos kutlamalarında koroyu oluşturan belden üstleri insan belden aşağıları at ve teke olan maskeli oyunculardır. Satyr korosunu seyreden Grek insanı, koronun görüntüsü ve büyüsüyle kolayca dünyadan kendinden uzaklaşır ve doğaüstü mitleri mitleri temsil eden mistik koronun harmonisinde erir. Böylece Satyr korolarına katılmış olan Yunanlının hayatını sanat yoluyla korumuş olur. Satyr korosu ve seyircisi ferdiyetinden öylesine uzaklaşır ki koro ruhuyla birleşir tek vücut olur. Koro ve seyirci ayrımı kalmaz. Trajedik olayların o anda sahnede yaşanması, birleşme, yaşanan acıların dile getirilirken tek duyguda buluşulması trajediyi büsbütün bir eylem kılar. Oyunla birleşen seyirci artık maskeli birer insan olarak değil, korodaki çoşkun ruhla birleşmiş Dionyzik insan haline gelir. Bu noktada hayatın ve ahengin ilahı Apollon ortaya çıkar. Dionyzik çoşku içerisindeki insan, bu dionyzik çoşkunluğu Apollinik sanat eserine yansıması olarak görür.

Tiyatronun tarihi ve ilklerden bahsettiğim yazımı bugün yani 29 Nisan 1979’da kaybettiğimiz Türk tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’u anarak bitireceğim. Yönetmen yapımcı, oyuncu Muhsin Ertuğrul’a da Türk tiyatrosunun batılı anlamda kurucusu olarak kabul edilen Muhsin Ertuğrul, sinema alanında daTürkiye’de ilk önemli katkıları gerçekleştirmiş; 1922-1939 yılları arasında Türkiye’de film yapan tek kişi olarak kalmıştır.

(Ülkemizde sanat ve bilim felsefe düşmanlığının başını alıp gittiği bu zamanda tiyatronun sanatların tarihçesini ve ilklerini daha büyük bir özlemle anıyorum. )

GREENSEA

ALEXANDRA DILLON’S SURREALIST PORTRAITS ON FOUND OBJECTS

Alexandra Dillon is a Los Angeles-based surrealist who paints on found objects.

35298f50d4e4b8d18ccb3ae01d148159

Her portraits on worn paintbrushes are especially charming. Rather than start with a fixed idea for her imaginary people, she just begins to paint. “They show up and tell me who they are” she says. Working on each piece over the course of several days, she finds the emotion and personality of her characters. The results are beautiful and engaging faces, often reminiscent of Roman-Egyptian mummy portraits or Baroque painting. “I’m influenced by the art of every era”, she says.

Her work on other found objects, such as axes, cleavers and locks, is more provocative. “The portraits on tools are complex.” she says. “They’re about inner motivations, personal relationships and powerful emotions. They are intended to make you think.”

Her current works on found objects and paintbrushes has gone viral on Instagram and earned her an international reputation for edgy surrealism and inventive work on found objects.

HIRİSTİYANLIK BUDİZM VE NIETZSCHE

Nietzsche’nin Deccal eseri “Bu kitap sayıca en az olanlarındır , belki de hiçbiri yaşamıyor daha. Onlar, benim Zerdüşt’ümü anlayanlar olacaklar.” diye başlar. Nietzsche’ye göre, insan yaşamında kendine zararlı olana yöneldikçe bir decadence’ın da başladığını ileri sürer. Nietzsche’ye göre insana zararlı olan Hıristiyanlıktır çünkü Hıristiyanlık decadence’ı,(karamsarlık, gerileme, yaşamdan soyutlama), insanı yaşamda istemekten ve yaşamı istemekten uzaklaştırır.

Nietzsche eserinde, decadence kavramı ile bakıldığında Schopenhauer’ı da eleştirir. Ona göre Schopenhauer’ın felsefesi fazlasıyla karamsar bir felsefedir;Hıristiyanlıktan farksızdır. Schopenhauer istemenin sonunun olmadığını bu yüzden kişinin istedikleri için mücadele etmesinin gereği ve anlamı olmadığını düşünür. Nasıl olsa istediğimiz şeyler gerçekleşse de gerçekleşmese de yeni isteklerimiz olacaktır. Nietzsche, işte tam olarak buna karşı çıkar.

Platon ve Kant’ta temelini bulan yaşadığımız dünyanın sadece bir görünüm olduğu düşüncesini ve bir görünüm olarak dünyanın ancak saf bir ruhun dünyası olabileceğini sert bir şekilde eleştirir çünkü Nietzsche’ye göre ,saf ruh yoktur ancak ilahiyatçılar varolduğunu söyleyerek , insanı dinin içinde yaşamın dışında tutarlar.

Nietzsche’ye göre din, Tanrı, Ruh gibi hayali nedenlerden ve günah gibi hayali kavramlardan oluşmuştur. Dinin, insan psikolojisine dayanarak oluşturduğu amaçları olsa da Nietzsche için din yalanlar üstüne kurulmuştur. Dinleri karşılaştırdığında Nietzsche, Budizm’i Hıristiyanlığa göre daha gerçekçi ve akılcı bulur. Budizm’de bir dinginlik, neşe vardır. Hıristiyanlık gibi karamsar değildir. Bu dünyaya aittir ve Hıristiyanlığın aksine yaşamın içindedir.

GREENSEA

GUSTAV KLIMT’S ALL ART IS EROTIC

Gustav Klimt was born in 1963 and died in 1918 in Austria.

His father worked as a gold engraver, but was not very successful in his trade; for this reason, the family did not live a great life, and Klimt was raised in poverty stricken areas, with very little as a young child. In 1876, when he was 14 years old, Klimt enrolled in the Vienna Public Arts Schools; he was noticed right away for the talent and the art forms he created. Because of this, he received his first commission to create art for public viewing, while he was studying.

During the 1880s, Gustav Klimt, his brother Ernst, and Franz Matsch, begin a productive cooperation. They begin to do work in theaters, in churches, and public work in museums; many of the pieces which they created, were ordered by patrons who frequented the locations which they created works for. During this time, Gustav Klimt also created a piece for the Burg Theater, as well as the Kunsthistorisches Museum, which is located in Vienna. The Allegories collection that he submits, is seen as a creative, and timeless piece; because of the work, he is commissioned to do a second piece for the museum. In this second collection, the style which includes gold paint, abstract space in the art, and exotic symbolism of the female figure, is a prominent style, which he sticks with for future pieces that he creates.

Many of Klimt’s women were painted in evocative and erotic positions that emphasised sensuality and sex. They brazenly confronted the viewer with their gaze as well as their nudity. They were controversial images but appealed to a new sensibility, a celebration of sexuality that was only just emerging in a city and a society that was the playground of another famous Austrian, Sigmund Freud. In the same year, Freud published Three Essays On The Theory Of Sexuality a book that was to profoundly challenge attitudes to sex. Like Freud, Klimt wanted to put sexuality in the public sphere. Up until about 1914, many of the pieces that he created, took on this sexual under pining, and were not widely accepted, in part due to their graphic nature, and in part because of the time period that he lived in and worked in.

It was criticized due to the erotic and exotic nature. Although symbolism was used in his art forms, it was not at all subtle, and it went far beyond what the imagination during the time frame accepted. Although his work was not widely accepted during his time, some of the pieces that Gustav Klimt did create during his career, are today seen as some of the most important and influential pieces to come out of Austria.

SOURCE: https://www.gustav-klimt.com/

ART, LIKE LOVE, MUST ALWAYS BE FREE

Why does art need to be perfect?
Why throw rules on how to become a good artist onto us?
Why give us direction on how to do it right?
Why send us to the greatest artists for learning?

Why do we need the best learning to become good artists?
Cant we choose what we want to create, in the way we want to create it?
Our flaws is not a negative barrier.
Our flaws can create new and exiting things.
With our flaws we can create something no one else has created.

Only going for what is and looks natural is one of hundreds of paths.
And its not the only “right” one.
You have the choice to go all the paths.
There shouldnt be just a few to choose from, you make up your own.
Art isnt restricted and neither is your imagination.

Art doesnt need to be perfect to be amazing.
Art,just like love, must be free.

ANONYMOUS

BAŞKA-KENDİLERİMİZ İLE KENDİ-BAŞKALARIMIZ VE KENDİ-BAŞKALARIMIZ İLE BAŞKA-KENDİLERİMİZ ARASINDAN

Akıllı olduğunu düşünemeyecek kadar akıllı

Deli olduğu düşünülmeyecek kadar deli’nin

niçindenliğini bilmediği sıkıntısı geçiyor.

uyanmak, bir alşam bir adamı yatağından kaldıracak.

Adamın gözleri adama uyanışı anlatacak.

Gözleri gel gel diyecek.

Doğrulmak adamı kucağına alacak.

Adamın birincisi ayağına sarılacak.

İkinci adım birincinin içinden doğacak.

Adımlar ana-oğul babasız sıralanacak.

Adamın gözleri adama bak bak deyecek.

Pencere adamın gözlerini kuşatacak,

Bakışlarını caddeye serecek

Görüşleri yayılacak

Caddede insanlar gezinecek.

Oda bu sırada işe karışacak,

Adamı dışına çıkaracak.

Çıkmak öbür fiillere komutan çıkacak,

Merdivenlere indir komutunu verecek.

Merdivenler onu bir kapıya iletecek.

Kapıya açıl komutu gelecek

Kapı bu işi adama yaptıracak.

Evin içi dışına dönecek.

Burada adama karış komutu ulaşacak.

Adam saf saf yanaşacak,

Bakmaya alışmak adama gördürecek.

Görmek adamı sürekli bunaltacak.

Adam gördükçe şaşıracak,

Şaşırdıkça sürekli görecek.

Adam bilmek fiilini arayacak

Ama bulamayacak.

Adam geleni geçeni kendi sanacak.

Bu ne kadar çok kendim deyecek

Hep başkalarını görecek.

Hani ben, nerede ben deyecek.

Anlamak isteyecek-bir istemeseydi-

Anlamakla bunu istemek yan yana gelecek

Bir çağ bitecek, biri başlayacak.

Neden-, niçin-, nasıl’a yönelecek-ya yönelmeseydi-

Anlamak fiili- ister istemez-birden adama verilecek.

Adamın durumu belirecek, hızı gelişecek.

Ayarı insanca bozulacak.

Neleri anlamalı, neleri değil, ayıramayacak.

Başka-kendilerini görünce şaşıracak.

Kendi-başkalarını onlarla karıştıracak.

Önünden boyuna başkaları geçecek.

Önünden boyuna kendisi geçecek.

Bu ne kadar çok ben deyecek.

Aralarında bir yabancı arayacak.

Kendinde bir yabancı arayacak.

Bu ne kadar çok yan yana ben deyecek.

Ben kendime nereden gireyim deyecek.

Ben kendimden nasıl çıktım diyecek,

Ne zaman deyecek, niçin deyecek.

-Deyecek de ne olacak-

Olan olacak olduğunca, olacağınca

Bu andan o ana olanca.

İş işden geçecek.

Adama bir yardımcı fiil birden düşecek.

Adam onu ilkin birşey sanacak.

Onunla düşünmeye alışacak.

Düşünceleri onunla kör-topal gidecek.

Adam bundan şımaracak.

Dur şununla bir iş göreyim deyecek,

Eline cebi değecek.

Adam ile tabancası birleşecek.

O anda bütün öbür fiiller ondan geri alınacak.

Adam ateş edecek.

Bütün fiiller ona geri verilecek…

Adam birine vuracak…

Adam kendini vuracak…

Adam beni vuracak. Bilecek…

Ler, siniz.

Perde burada inecek.

Perdenin önündekiler donup kalacak…

Lar,sınız.

Perdenin arkasındakiler bekleyecek…

Ler,siniz.

Bir ölü yerde uzanık yatacsk.

Vuranı görenler vurulanı görmek isteyecek.

Tıklım tıklım insanlar eğilecek.

Kim baktıysa görecek.

Yerde kendini görecek.

Hepsi başkayı umduğunda şaşıracak.

Dışlarına binlerce A çıkacak.

A’lar çelik teller gibi dolaşacak.

İçlerine birer nefes Hi dolacak.

Yerde yatanda herkes kendini tanıyacak.

Bir perde aralanacak

Vuran ortaya çıkacak.

Ortaya çıkanda herkes kendini tanıyacak.

Herkes kendini tanıyınca iş bitmeyecek.

Başlayacak.

(20 Şubat 1955 Pazar-21 Şubat Pazartesi , saat 3.20)

ÖZDEMİR ASAF-BENDEN SONRA MUTLULUK

ÇEKİÇ İLE YAPILAN FELSEFE SERT OLUR! 

Felsefe, Zerdüşt insanların arasına karışmadan önce de zor ve tehlikeliydi Zerdüşt’ün insanlarla konuşmasıyla felsefe hayata ve insana değdi. İnsanlar tarafından fazlasıyla anlaşılmaz ve komik görülen, hatta kahkahalarla dinlenen Zerdüşt, önce insanları sonra insanların doğru diye kabullendiklerini sarsmaya ve yıkmaya başladı.

Eskimiş gelenek görenekleri, kalıplaşmış inançları, değişmez sanılan ne varsa sarsarak çekiciyle bir bir yıkarken; neden bu kadar sert ve yıkıcı olduğunu sordular.

Nietzsche çekiciyle cevapladı soruyu;

“Neden bu kadar sertsin?” — demişti bir zamanlar alelade kömür elmasa; “Oysa biz yakın akraba değil miyiz?” —

Neden bu kadar yumuşaksınız? — diye soruyorum ben size, ey kardeşlerim: yoksa — kardeşlerim değil misiniz?

Neden böyle yumuşak, bu kadar uysalsınız, neden her şeye bu kadar razısınız? Neden bu kadar çok inkar ve reddediş var yüreklerinizde? Bu kadar az kader var bakışlarınızda?

Ve kader olmayacak, acımasızlar olmayacaksanız: nasıl zafer kazanacaksınız benimle birlikte?

Sertliğiniz şimşek gibi çakmak, kesmek ve deşmek istemiyorsa: günün birinde benimle birlikte nasıl — yaratacaksınız?

Çünkü yaratanlar serttir. Ellerinizi balmumuna basar gibi binlerce yılın üzerine basmayı, mutluluk olarak görmelisiniz, — — bin yıllık istemin üzerine madenin üzerine kazır gibi kazımayı, mutluluk olarak görmelisiniz — madenden daha sert, madenden daha asil. En asil olandır yalnızca bütünüyle sert olan.

Bu yeni levhayı koyuyorum üzerinize; ey kardeşlerim: Sert olun!

GREENSEA

AMY JUDD’S MYTHOLOGICAL ART PIECES

London based painter Amy Judd paints collection’s of sensitive silent moments; some full of whimsical intrigue, others more surreal and seductive. These paintings draw inspiration from the enchanting and imaginative relationship between women and nature found in traditional mythologies and folklores.

The composition, light and positioning of the subject, creates curious images, which conjure up new “mythological” narratives or creatures within the paintings. A recurring theme is the use of Feathers as armour, and birds as familiars. The more surreal nude compositions are bold and strong, the feathers allude to strength, flight and bravery, rather than fragility.

However the paintings depicting women with birds (owls) have a calmer atmosphere, the use of negative space in the image lets the viewer breathe, the clothes worn by the figures and the muted colour palette create a nostalgic dream like feel to the paintings.

Amy Judd has looked to Chinese mythology for some of her latest works. ‘Huli Jing seduction’ takes its inspiration from stories written in the 18th century by Pu Songling and translates as ‘Fox Spirit’. The fox spirits encountered in these tales are usually females and appear as young, beautiful women. Typically fox spirits were seen as dangerous, but some of the stories in Pu’s Liaozhai Zhiyi are love stories between a fox appearing as a beautiful girl and a young human male.