CANLI VARLIĞIN ZİHİNLE DENEYİMİ

Pireler rahatlıkla çok yükseğe sıçrayabilen hayvanlardır. Pire sirklerinde pireler birçok hayvanla gösteri yaparlar. Gösteriler de belli yükseklikteki cam kavanozun içerisinde sıçrar dururlar ve hiçbirisi bunun üzerinde sıçrayıp kaçamaz. Ömürleri birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişen bu hayvanların eğitimi haftalarca sürebilir ve bu yüzden pirelerin çoğu daha sirkte hiç gösteri yapamadan ölür.

 

Pireler bu yeteneklerine rağmen nasıl fazla yüksekliğe zıplayıp kaçmazlar?

Pireleri eğitim sırasında bir cam kavanozun içine koyarlar. Kavanozun tavanı da camla kaplıdır. Kavanoz alttan ısıtılır. Zavallı pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama nafile. Tavandaki cama çarparak düşerler.

Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar cama vururlar. Pireler sonunda cam tavan sayesinde bu yükseklikten fazla zıplamamayı öğrenirler. Cam kapak açıldığında da daha fazla yükseğe atlamazlar.
Deneyimleyerek çaresizliği öğrenen pireler artık sirkte gösteriye hazırdır. Üzerlerinde cam engeli olmamasına ve daha yükseğe zıplama imkânları olmasına rağmen buna hiç cesaret edemezler.

Öğrendikleri çaresizlik nedeniyle var olan yeteneklerini ömürlerinin sonuna kadar kullanamazlar. Köle olarak yaşamaya devam ederler. Özgürlükleriyle aralarında aslında zihinlerinde oluşturduğu cam tavan vardır.

 

Çünkü zihin geçmişte ve öğrenilmişliklerle yaşar.
Çünkü zihin, bilginin içindedir…
Zihin sonradan geldiği için hep geriye bakar…

Varlık ise“şimdi’ dir, andır, andadır.

Hayat da tıpkı varlık gibi insan ömrü boyunca hep ileri gider, geriye gitmez. Hayat, geriye gidiyor olsaydı zihni kullanmak anlamlı olabilirdi.

Oysa insanlar ve tüm canlılar geçmişten çok geleceği düşünürler. Çünkü gelecek, ilerlemek isteyen zihnin, varlığın gıdasıdır.

GREENSEA

Advertisements

IF… WHAT IF?

If you always wonder and never act,
you will never know the answer.
That question is different
for you than it is for me.

You think of something
that I’ve never done.
So the answer is different
for you than it is for me.

I am not the same as you
so I’ve done something else.
The experience is different
for you than it is for me.

I will always wonder
and so will you do too.
But the wonder is different
for you than it is for me.

SOURCE :https://wiliart.deviantart.com/art/What-if-SOURCE

 

JACEK YERKA’S SURREALISM

Jacek was born in Torun, Northern Poland, and both his mother and father were students of the local Fine Arts Academy. His earliest memories are of the smell of paints, which were a part of his childhood. His father was the source of imaginative ideas, and his mother made them work through artistic means. Yerka’s paternal grandmother was his source of play and awareness of nature, while his parents were busy creating his awareness of the artistic world.

In an attempt to choose a different path than his parents, Jacek was going to attend college to study astronomy or medicine initially, but before taking the entrance exams, he turned to painting.
Jacek initially tried to develop contemporary painting styles from impressionism to abstraction. He found himself fascinated with colors, and therefore with artists such as Cezanne and Paul Klee. The fifteenth century artists and Dutch tablet paintings were also a great influence in his painting evolution. Artists such as Hieronymus Bosch and Jan van Eyck were great inspirations to Yerka. Jacek attended the Faculty of Fine Arts at Nicolaus Copernicus University in Torun, and found himself also interested in graphic design.
Yerka was able to create clear and interesting messages, and enjoyed success on local and international levels as a poster designer. In 1972, his first poster won a prize, and he created many more successful posters before graduation. In 1980, Yerka painted exclusively, and fulfilled many commissioned works of art. In 1996, he added pastels to his typically acrylic works. Pastels are used before finally applying acrylic paints. His art is filled with vivid color, and is rich with imagination. The central figures in his art consist of trees, towns, houses, and water. Imagination is used to change the natural places of objects. Mountains may become waves, or rivers may run upwards. Yerka believes that nature is the determining force in human existence. His Flemish technique, sharply-focused acrylic application, and surreal placement of subjects make his style reminiscent of others, yet very unique as well.
He has named himself the Surrealist Cagliostro, yet his imagination is all his own, to continue to produce stimulating art.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOURCE:http://totallyhistory.com/jacek-yerka/

DİL CAMBAZI NIETZSCHE BİR BİLMECE Mİ?

*Ümit mi? Ümit en son kötülüktür. Ümit kötülerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.
*Unutan iyileşir.
*Müziksiz bir hayat hatadır.
*Evlilikleri mutsuz kılan sevginin eksikliği değil, arkadaşlığın eksikliğidir.
*Beni öldürmeyen güçlendirir.
Gündelik hayatımızda genellikle kulaktan dolma, yerli yersiz, sıkça kullandığımız aforizmalar…
Nietzsche’nin aforizmalarından birkaç tanesi ile başladım yazıma. Kimimiz aforizmanın kime ait olduğunu bilmeden, kimimiz ne anlama geldiğini bilmeden, kimimiz ise aforizma dahi olduğunu bilmeden aklımıza geldikçe kullanırız bu aforizmaları…
Oysa aforizmalar, felsefi sistemlerin ve bu sistemlerdeki kavramların özü/ özümsenmiş halleridir.
Felsefe kavramlardan oluşur. Kavramlar ise filozoflar tarafından oluşturulan düşünce sisteminin olmazsa olmazlarıdır. Bir filozofu anlamak onun kavramlarını anlamakla mümkündür. Nietzsche’nin dil cambazı oluşu; dili okuyanın anlamasını zorlaştıracak derece de şiirsel ve derin kullanması da okuyucuların işini iyice zorlaştırır.
Anlaşılmasının önündeki en büyük engel; Nietzsche’nin dil cambazlığı nasıl anlatılabilir? “Güç İstenci” ve “Üst İnsan” Nietzsche felsefesinin temel kavramlarıdır. Bu kavramların belli tek bir tanımı yoktur. İşte zorluk tam buradadır. Nietzsche her kitabında bu kavramları farklı anlamlarda kullanır. Aynı kitabın farklı bölümlerinde bile bu kavramları sıkça farklı anlamlarda kullanır. Okuduğunuz sürece bu temel kavramlara her denk gelişiniz de bildiğinizi ve anladığınızı unutmanız bir nevi sıfırdan başlamanız gerekir.
Her seferinde sıfırdan başlamak gerçekten zor olsa da; bu zorluk, Nietzsche’nin veya herhangi bir filozofun aforizmalarını sloganlaştırarak kullanmak için yeterli ve geçerli bir sebep olamaz olmamalıdır. Gerçekten kendini tanımak ve anlamak isteyen okurlar için sürekli en başa dönmek zorlayıcı olsa da yıldırıcı olmayacaktır. 

Nietzsche’ye göre felsefe, insanla başlar insanla biter. Bütünüyle insanla insanın ta kendisiyle ilgilidir.
Oruç Aruoba,“eğer kendinizi anlamaya ve tanımaya kararlıysanız kendinizi anlarken Nietzsche’yi de anlarsınız diyerek Nietzsche okurlarının iyi bildiği Nietzsche’nin hem herkesin hem de hiç kimsenin filozofu olduğunu yeniden hatırlatır.
GREENSEA

I JUST WANT A BETTER WORLD FOR ALL INCLUDING ANIMALS

tumblr_otz0g7HdyB1s8zgwvo1_1280

Why do we choose those that we are familiar with over those that we cannot familiarize with instantaneously? Just because animals cannot speak multiple languages, or urbanize acres of land, does not mean that they are lesser than us. Do we not both eat, breath, and communicate with the world? We have come to accept the fact that we are ‘the greater race,’ we have been told so and have thought so throughout history.
But what of the dolphin? Or the pig? Has science not shown us that they equal us in intelligence? But yet we still slaughter them and disregard them as lowly beasts. They may not walk on two legs, or are clearly understandable, but does that really mean we are better? We think that we cannot share the land, so instead take it over. We think that we cannot listen to animals simply because we cannot understand them, so we view them as ‘dumb’ and ‘unreasoning.’
But maybe we’re the unreasoning and dumb beasts. If living things are our equals in needs and thoughts, why not treat them as equals in general? Aldo Leopold states it clearly: “If the land mechanism as a whole is good, then every part is good, whether we understand it or not.”

ANONYMOUS

RUBEN IRELAND’S ILLUSTRATIONS

3a9e1378c9c9ad4218d0de2cdc65f5e9Ruben Ireland is an illustrator of strength. There is strength in the jaw-lines of his portraits, in the graphic execution of the finished product and the colours which jump out from the work. In-between the red-raw hands stroking outwards of ‘Paint or Die Trying’ and the half-man/half-ram creations of ‘Amalgamations’ sits a world of dark fairy-tales.

These are portraits which stare out stoically awaiting the judgement of the viewer. Girls tend to birds with eyes covered or stare face-to-face with horned, blacked out animals. There is no room for cowardice or worry; there is an acceptance and silent acknowledgement of unspoken understanding between beast, human and viewer. Enter the world of darkened reality                                                                                                                                        and séance-like peace…

 

SOURCE: https://www.rubenireland.co.uk/about

The Bright Side of Darkness

 

DÜZENLİ KAOS / KAOSLU DÜZEN

 

İnsanın belki de en büyük hatası diğer insanları da kendisi gibi sanması ve o insanlarla bir arada yaşayabileceğini düşünmesidir. Bu hata,  insanın diğer insanlarla beraber toplum adı verilen yapıyı oluşturmasına ve o toplumla belirli bir düzen içinde yaşamaya çalışmasına neden olur.

Bu çaba, gayet insani gözükse de gerçekte karmaşa yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Düzen ne kadar iyi kurulmuş olursa olsun; düzen zaman zaman bir kişinin zaman zaman ise bir grubun yönetmesiyle korunur. Bu durum da kaçınılmaz olarak yönetimdeki kişi yada kişilere hizmet etme durumunu da beraberinde getirir. Düzen, menfaatler karşılıklı olarak uyuştuğu sürece kaosu azaltsa da sonsuza dek sürmez.

İnsanlar bireysel çıkarlarını düşünmekten kolayca vazgeçemedikleri için toplumsal olarak düşünmeyi hep unuturlar.  Hissedilemeyecek kadar azalmış olsa  da toplumsal düşünüşün eksikliği yüzünden kaos hep devam eder.

Toplumsal düşünüş, bireysel çıkarların önüne geçmedikçe kaos, rahatsız edici boyutlarda olmasa da hep kendini hatırlatan ataklar yaparak varlığını sürdürür. Kaosun rahatsız edici etkisini azaltan düzen ve yapay mutluluklar ise bizlerin kaosun kökenini düşünmemizi engellemeye devam edecektir.

Oysa gerçek her ne kadar kaçsak da bellidir. Dünya bir kaostur; yaradılış mükemmel değildir ve insan zekâsındaki tüm canlılar bir gün bunun farkına varacaktır.

GREENSEA

 

MASKE MASKELENEBİLİR Mİ? 

imagesCiddi bir soru geliyor akla. Bir maske maskelenebilir mi? Örneğin ben maske taktığımı maskeleyebilir miyim?
Maskenin maskesi üzerine doğaçlama;
Anlaşıldı! Maskeyi maskelemek için en iyi yöntem maskeyi çıkarmaktır. Benim çıplak yüzüm, maskenin altında kalan şey değil, başlangıçtan beri maskelenmiş olan maskedir. Buyurun karmaşaya! Yüzümle maskelenmiş olarak sizlere doğru ilerliyorum ve yüzüme maskeyi taktığım zaman, aslında, maskemi çıkarmış oluyorum! Aman neyse ne, boş verin. Nasılsa bu saatten sonra hangisi maske, hangisi maskenin maskesi, hangisi maskenin altındaki şey, kimse bilemez.
Zira maske eğer sahte bir yüzse, buradan şu sonuca varırız ki,sahte bir maske, sahte bir yüz olduğundan dolayı, aslında gerçek bir yüzdür! Ben size söyledim, karışık mevzu bu “maskemle ilerliyorum”.

ALAIN BADIO

Ahmed philosophe de Alain Badiou

 

 

ANIME CHARACTERS OF NAMELESS MONSTER

d4b5f709247d4b4b9483a877bf237a6edfdaa402_00Once upon a time, in a land far away, there lived a nameless monster.

The monster was dying to have a name.

So the monster made up his mind, and set out on a journey to look for one.

But the world was such a very large place.

The monster split in two, and went on separate journeys.

One went east.

The other headed west.

The one who went east came upon a village.

There was a blacksmith who lived at the village’s entrance.

“Mr. Blacksmith, please give me your name!” said the monster.

“I can’t give you my name!” replied the blacksmith.

‘If you give me your name, I’ll go inside you and make you strong,” said the monster.

“Really?” said the blacksmith, “If you make me stronger, I’ll give you my name.”

The monster went into the blacksmith.

And so, the monster became Otto the blacksmith.

Otto was the strongest man in town.

But then one day he said, “Look at me! Look at me! The monster inside of me is getting bigger!”

Munch munch, chomp chomp, gobble gobble, gulp.

The hungry monster ate up Otto from the inside out.

Once again, he was a monster without a name.

Next, he went into Hans the shoemaker.

However…

Munch munch, chomp chomp, gobble gobble, gulp.

Once again, he went back to being a monster without a name.

Then, he became Thomas the hunter.

But soon…

Munch munch, chomp chomp, gobble gobble, gulp.

Back he went to being a monster without a name.

The monster next went to a castle to look for a nice name.

He came upon a very sick boy who lived in that castle.

“If you give me your name, I’ll make you strong,” said the monster.

The boy replied, “If you can make me healthy and strong, I will give you my name!”

So the monster jumped right into the boy.

And the boy became full of vigor.

The king was overjoyed.

He announced, “The prince is healthy! The prince is strong!”

The monster became quite fond of the boy’s name.

He was also quite pleased with his royal life in the castle.

So he controlled himself no matter how ravenous his appetite became.

Day after day, despite his growing hunger, the monster stayed put inside the boy.

But finally, the hunger just became too great…

“Look at me! Look at me!” said the boy, “The monster inside of me has gotten this big!”

The boy devoured the king and all his servants.

Munch munch, chomp chomp, gobble gobble, gulp.

The castle was lonely now with everyone gone, so the boy left on a journey.

He walked and walked for days.

And then one day, the boy came upon the monster who had gone west.

“I have a name!” said the boy, “And it’s such a wonderful one at that!”

But the monster who went west replied, “Who needs a name? I’m perfectly happy without one. After all, that’s what we are – nameless monsters.”

The boy ate up the monster who went west.

At last he had found a name, but there was no longer anyone to call him by it.

Such a shame, because Johan was such a wonderful name.

 

1-DR. KENZO TENMA: He is a Japanese neurosurgeon working in Düsseldorf, Germany. In spite of his Director’s explicit orders, he decides to operate on a critically wounded boy instead of the city’s mayor, which results in his demotion and the break-up of his engagement. He is, however, shortly promoted after the mysterious murders of three of his superiors, and continues working at the hospital until it is revealed to him that the boy he risked his career to save is, in fact, a mass murderer.

2-JOHAN LIEBERT: He is introduced as a ten-year-old with a bullet in his brain. Shortly after being saved by Tenma, he escapes from the hospital with his twin sister Anna. He resurfaces nine years later as a killer, admits to having poisoned Tenma’s superiors, and proceeds to wreak havoc across Germany. His identity is unknown to the general public, and his murders are subsequently blamed on Tenma.He is alternately perceived as a vampire, an alien, the Devil, and the next Hitler. Both the manga and the anime open with a passage from Revelation that refers to the Antichrist and mirrors several events from Johan’s life.

3-ANNA LIEBERT / NINA FORTER: Johan’s twin sister. After the incident in 1986, she is adopted by a couple from Heidelberg where she leads a normal life. When Johan decides to contact her again, Tenma foils his plan by helping Nina escape. Her foster parents are, however, killed by Johan’s henchmen, and their murder sends her on a quest for vengeance, across Germany and the Czech Republic where she picks up the forgotten pieces of her past.


4-INSPECTOR HEINRICH LUNGE: An agent of BKA (the German federal police), he is assigned to the case of the murders of the three Eisler Memorial officials. Believing Tenma to be the only logical suspect, but deterred by the lack of evidence, he resumes the investigation ten years later after an officer guarding one of Tenma’s patients is killed using the same M.O. used on the three doctors. Personal pride, rather than an interest in justice, prompts him to chase Tenma across Germany and Czechoslovakia, concluding that ‘Johan’ is Tenma’s alter-ego.

While his obsessive search for Tenma closes off all other theories from the case he does eventually agree to look into the possibility of Johan when other victims insist he exists. Lunge checks out the hotel Johan was supposedly staying at and finds nothing. Not just the lack of Johan, but there’s a sheer absence in the room of even the most basic “data” that he would normally type out. This blankness unnerves Lunge and ultimately plants a small seed of doubt in his tunnel vision for Tenma.


5- EVA HEINEMANN: The daughter of the Eisler Memorial Hospital director, she is engaged to Tenma at the beginning of the series. When he falls out of favor with her father, she breaks off the engagement, but has a change of heart soon after Heinemann’s death. Tenma’s subsequent rejection leaves her embittered and with an advanced alcohol problem, and she spends the remainder of the story vacillating between love and hate for him.

Anime Analysis – Monster (Commentary)

 

ÜÇ BİLGE MAYMUN MIZARU, KIKAZARU, IWAZARU

Mizaru, Kikazaru, İwazaru…

Bu isimler neredeyse dünya üzerinde herkesçe bilinen üç maymunun isimleri. Fonetik olarak pek akılda kalıcı olmadıklarından olsa gerek bizlere isimleri yokmuşcasına  üç maymun demek daha kolay gelmiş olmalı.
Başta ülkemiz olmak üzere bütün dünyada bu üç maymunun isimlerinin bilinmeyişi gibi gerçekte ne ifade ettikleri de pek bilinmez. Bilinmemekle, bilmemekle de kalınmaz; onlara kendimize göre yeni anlamlar yükleriz.
Bu üç maymunun biri görmez, biri duymaz, biri de bilmez…
Kayıtsız kalan, boş veren, sorumluluktan kaçan gibi esas anlamlarından çok farklı anlamlar yüklenen üç maymun bütün dünyada bu şekilde anlaşılmaktadır. Bu anlamı destekleyen ve yaymaya devam eden “üç maymunu oynamak” sözü de gündelik konuşmalarımızın bir parçasıdır ne yazık ki…
Oysa kendi ülkemizden, batı kültüründen uzaklaşıp üç maymunun kökenlerine; Doğu’ya doğru gittiğimizde üç maymun, üç bilge maymundur.
Batı kültüründe, gerçeği görüp görmezden gelmek, gerçeği duyup duymazdan gelmek, gerçeği bilip bilmezden gelmek ve dolayısıyla hiçbir şey yapmamak şeklinde anlaşılan üç maymunun pek de bilgelik ile alakası yoktur.
Doğu kültüründe ise, bu üç maymun;
Kötüyü görüp, kötü olarak görmemek (kötülükteki iyiyi görmek)
Kötüyü duymamak
Kötü söz söylememek (karşılık vermemek)’yi ifade eder.

Sonuçta; Kötüyü bilmemek (hep iyiyi bilmek) dolayısıyla kötü hiçbir şey yapmamak anlamına geldiğinden esasen bilge üç maymundur.
GREENSEA